12 Ocak 2011 Çarşamba
O'NU BULMAK- Bölüm 1
Gözlerini açmaya çalışarak, açmaktan korkarak koşuyordu kız. Kolları bedenine sarılı, elbisesi su içinde... Gözyaşları sicim gibi akıyor, kamçılıyordu yanaklarını. Sanki toprak kayıyordu ayaklarının altından. Sanki yer ağzından köpükler saçılan bir canavar gibi yutmaya çalışıyordu onu. Bilmiyordu neden korkuyordu. Arkasından geleni göremiyordu. Ama o her ne ise aldığı nefesin sıklığından bile haberi vardı. Kızın çarpan kalbinde yaşıyordu sanki. Ayaklarına battı dikenler. O kadar yorgunduki bedenindeki acı onu koşmaya zorlamasa taş bir kütle gibi yere yığılacaktı. Kendini zincirlerle duvara asılmış gibi hissediyordu; bastığı yerin ne olduğunu anlayamıyordu. Görmekten bıkmıştı sanki gözleri; önünü göremiyor, şekilleri seçemiyordu. Kirpikleri birbirine yapışmıştı. Ciğerlerine yapışkan bir zehir dolmuştu adeta, soluduğu hava değildi. Daha hızlı koşmak istedi, çabaladı da. Derken bir gölgeye çarptı. Korkusu arttı daha da fazla. Vücudunda soğuk eller hissetti. Ne olduğunu bile düşünemeden kendinden geçti....... Saatler mi geçti yoksa günler mi bilemiyordu. Sıcak bir rüzgar yüzünü yalayarak esti. Korkusunun geçmiş olmasını ve ruhunun dinginliğini anlayamıyordu çünkü hayal meyal hatırladıkları kapkara bir kabustan ibaretti. Açtı gözlerini ve o anda okyanus kadar derin bir çift gözle karşılaştı. Ve konuştu gözlerin sahibi, sesi en güzel melodilerden bile daha güzel geldi kıza. Duyduğu ses daha da rahatlattı onu, her ne söylüyorsa hiç bitmesin istedi. Yavaş yavaş netleşti kelimeler, cümleler. 'Neden bu kadar üzgünsün?' diye sordu kıza. 'Çok fazla korkmuşsun ama kaygıların yersiz. Uçurumları ve diplerindeki karanlığı unut' dedi. Ufacık bir gülümseme kaçtı kızın yorgun dudaklarından ve yaralı ruhunun yardımıyla vücudunu kaldırdı yerden. Onun güçlü elleri dokundu kızın zayıf ellerine ve gülümsedi kız. 'Artık korkmuyorum' dedi....
9 Ocak 2011 Pazar
TRAVMA YA DA GERÇEKLİK
Karanlık duvarlarda çalan saatler
Tik tak ruhumu kurcalar
Bir kapı açılır; süzülür içeriye rüzgar
Fısıldar arzularımı bana, kendi arzularının ayazında
Aralık kapıdan içeri bakınır bir gölge
Düşünür ne çalsam bu ruhtan diye
Gölgenin omzundan görür beni ay ışığı
Bakışlarını çevirir bana, bakar yüzüme
Işığıyla yakabilecek bir kıvılcım arar
Ta uzaklardan seslenir bana gece
İster beni boğmak derinliğinde
Benimle yaşarsın sen benimle varsın der bana
Sonra güneş doğar parmaklıklarımın ardında
Süzülür içimden dalga dalga
Ruhumu yansıtır duvarlara, gösterir bana resimlerimi
Kırık dökük boyalarımın kirli silik resimlerini…
Tik tak ruhumu kurcalar
Bir kapı açılır; süzülür içeriye rüzgar
Fısıldar arzularımı bana, kendi arzularının ayazında
Aralık kapıdan içeri bakınır bir gölge
Düşünür ne çalsam bu ruhtan diye
Gölgenin omzundan görür beni ay ışığı
Bakışlarını çevirir bana, bakar yüzüme
Işığıyla yakabilecek bir kıvılcım arar
Ta uzaklardan seslenir bana gece
İster beni boğmak derinliğinde
Benimle yaşarsın sen benimle varsın der bana
Sonra güneş doğar parmaklıklarımın ardında
Süzülür içimden dalga dalga
Ruhumu yansıtır duvarlara, gösterir bana resimlerimi
Kırık dökük boyalarımın kirli silik resimlerini…
4 Ocak 2011 Salı
YORUMSUZ
Saçmasapan küçücük çantalar takıpta kitaplarını elinde taşıyarak okula gelenlerden nefret ediyorum!
Soğuk havalarda şort giyip üşüdüklerini belli etmemek için konuşma eylemini en aza indirenlerden nefret ediyorum!
Ugg botlardan, onları tasarlayanlardan, piyasaya sürenlerden ve giyenlerden nefret ediyorum!
Saçlarını platin sarısına boyayan kızlardan nefret ediyorum!
Derslerde hocanın ağzında her çıkanı not edenlerden nefret ediyorum!( bir keresinde hocanın “Lets move on quickly” dediğini ve önümdeki kızın onu dahi yazdığını görmüşlüğüm var).
Edebiyat bölümünde okuyupta kitap okumaktan nefret ederim diyenlerden nefret ediyorum!
Kızların 'Call of Duty' ya da 'Metal Gear' gibi oyunlar oynadığını duyup, yüzlerinde garip bir ifade oluşan erkeklerden nefret ediyorum( Go fuck yourselves)!
Çok istediğim bir kitabı bulamamaktan nefret ediyorum!
Kitapları çok pahalıya satan kitapçılardan nefret ediyorum!
Ankara'daki metal barlardan nefret ediyorum!
Profösyonel fotoğraf makinelerine sahip olupta çiçek, böcek fotoğraflayanlardan nefret ediyorum!
Facebookta statu kısmına yazdığım her şeyi beğenenlerden nefret ediyorum!
Her yıl ısrar beni haloween denen saçmalığa davet edenlerden nefret ediyorum!
Gotiklerden nefret ediyorum!
Son yıllarda birbiri ardına birçok gebeş ve gereksiz film üreten ve gösterime sokanlardan nefret ediyorum!
Eee doğum gününde ne yapmaya karar verdin gibi sınıflandırmakta zorluk çektiğim bir soruyu soranlardan nefret ediyorum!
Otobüse bindiğimde ısrarla benden sivil parası alan ve beni her defasında öğrenci olduğumu birkaç kez tekrarlamak zorunda bırakan muavinlerden nefret ediyorum!
Ben baya Shakespeare okudum, Shakespeare abartılıyor bence diyenlerden nefret ediyorum!
Notlarını sorduğumda insanların ne yapacaksın şeklinde bir soruyla cevap vermelerinden nefret ediyorum( Lan beyinsiz senin notunu ne yapabilirim? Sınıfın genel durumunu öğrenmek için soruyorum!)
Birinci sınıflarla fransızca dersi almaktan nefret ediyorum; hocaya baayyyyy diyenler var ya!
Her olayın suçunu dinde arayan, son derece anti-religious black metalcilerden nefret ediyorum( şimdi bunlar gerçek blackçiya kafalarına kuş sıçsa, müslümanlardan nefret ediyorum diyorlar, I hate islam naraları atıyorlar)!
Soğuk havalarda şort giyip üşüdüklerini belli etmemek için konuşma eylemini en aza indirenlerden nefret ediyorum!
Ugg botlardan, onları tasarlayanlardan, piyasaya sürenlerden ve giyenlerden nefret ediyorum!
Saçlarını platin sarısına boyayan kızlardan nefret ediyorum!
Derslerde hocanın ağzında her çıkanı not edenlerden nefret ediyorum!( bir keresinde hocanın “Lets move on quickly” dediğini ve önümdeki kızın onu dahi yazdığını görmüşlüğüm var).
Edebiyat bölümünde okuyupta kitap okumaktan nefret ederim diyenlerden nefret ediyorum!
Kızların 'Call of Duty' ya da 'Metal Gear' gibi oyunlar oynadığını duyup, yüzlerinde garip bir ifade oluşan erkeklerden nefret ediyorum( Go fuck yourselves)!
Çok istediğim bir kitabı bulamamaktan nefret ediyorum!
Kitapları çok pahalıya satan kitapçılardan nefret ediyorum!
Ankara'daki metal barlardan nefret ediyorum!
Profösyonel fotoğraf makinelerine sahip olupta çiçek, böcek fotoğraflayanlardan nefret ediyorum!
Facebookta statu kısmına yazdığım her şeyi beğenenlerden nefret ediyorum!
Her yıl ısrar beni haloween denen saçmalığa davet edenlerden nefret ediyorum!
Gotiklerden nefret ediyorum!
Son yıllarda birbiri ardına birçok gebeş ve gereksiz film üreten ve gösterime sokanlardan nefret ediyorum!
Eee doğum gününde ne yapmaya karar verdin gibi sınıflandırmakta zorluk çektiğim bir soruyu soranlardan nefret ediyorum!
Otobüse bindiğimde ısrarla benden sivil parası alan ve beni her defasında öğrenci olduğumu birkaç kez tekrarlamak zorunda bırakan muavinlerden nefret ediyorum!
Ben baya Shakespeare okudum, Shakespeare abartılıyor bence diyenlerden nefret ediyorum!
Notlarını sorduğumda insanların ne yapacaksın şeklinde bir soruyla cevap vermelerinden nefret ediyorum( Lan beyinsiz senin notunu ne yapabilirim? Sınıfın genel durumunu öğrenmek için soruyorum!)
Birinci sınıflarla fransızca dersi almaktan nefret ediyorum; hocaya baayyyyy diyenler var ya!
Her olayın suçunu dinde arayan, son derece anti-religious black metalcilerden nefret ediyorum( şimdi bunlar gerçek blackçiya kafalarına kuş sıçsa, müslümanlardan nefret ediyorum diyorlar, I hate islam naraları atıyorlar)!
1 Ocak 2011 Cumartesi
ARDERON - RÜYA
Ateş ve küllerin arasından yürümeye çalışıyordu Arderon. Gri küllerden ve kendi teninden yayılan yanık kokusu geliyordu burnuna. Susuzluğu onu içten içe kemirmeye başlamıştı ve nefes almak için gösterdiği çaba ciğerlerini kanatan hırıltılı bir soluğa dönüşüyordu. Olan bitene bir anlama veremediği gibi bu yere nasıl geldiğini dahi hatırlamıyordu. Dizlerinde kalan son inatla yürümeye bu yerden kurtulmaya çalışırken rüzgar engeller çıkarıyordu önüne. Binlerce insan hayatı kadar kötülük yığıyordu önüne ve kulağına düşmanca şeyler fısıldıyordu. İşte hayatın ve sevdiklerinin hayatı vermeyi reddettiği kararlar yüzünden burda, bu şekilde sona erecek diyordu. Küller sevdiği bedenler üzerinde küçük tepecikler oluşturarak mezarlarına gömüyordu onları. Arkadaşları büyük bir ateşe atılan küçük çalı parçaları gibi tutuşup külden mezarlarına düşüyorlardı. Tanımadığı ama bir ömür geçirmiş gibi hissettiği insanlarda vardı bu külden mezarlarda. Uzakta bir mezar daha gördü; küllerinin arasında alev gibi ama daha farklı parlayan bir şeyler vardı. Uykusuzluğun pençesinde kıvranan bir hasta nasıl sabırsızlıkla beklerse sabahı Arderon da o kadar sabırsızdı, bir an önce varmak istiyordu mezara. Yaklaştıkça alev olmadığını fark etti gördüğü şeyin. Alevden daha serin daha yumuşak bir şeydi gördüğü. Yanına yaklaştı ve uzatıverdi elini mezara. Elleri dokunduğu anda dokunduğu şeyin bir tutam saç olduğunu fark ederek irkildi. Küllleri sıyırdı saçlardan ve korkuyla bakan ela bir gözden başka bir şeyi kalmayan bir yüz çıktı ortaya. Geri çekildi Arderon ve koşarak uzaklaştı ordan. Koşmaya başladı, koştukça azaldı gücü ve arttı susuzluğu. Koşmak, kurtulmak için duyduğu şiddetli arzu yenik düştü yorgunluğuna ve bedeni taştan bir kütle gibi düştü kızgın toprağa. Alevler onu sardıkça sardı ve gri küller kapattı üstünü. Son nefesine yaklaştı ... “Bu da neydi böyle?” dedi Arderon odasının tavanını tanımaya çalışırken. Kabuslarının içeriği bile değişti Arderon dedi kendi kendine. Sanki belli şeyler değişiyordu içinde ve o buna engel olamıyordu. Anlayamadığı istekler duyuyordu ve onları gerçekleştirmek için yanıp tutuşması huzursuzluk yaratıyordu ruhunda. Yataktan kalktı ve yanı başındaki sehpanın üstünde durun ışığı yaktı. Loş ışıktı sigarasını buldu ve yaktı. Adeta umursamazlığı çekiyordu içine. Birçok şey düşündü; gördüğü rüyayı, alevleri, kül tepeciklerini ,rüzgarı ve kızıl saçları...
PERDENİN ARKASINDAKİLERİ GÖRMEK
Basamak basamak üstüste yığılıyor düşüncelerim,
binlerce adımlık bir merdivende gibiyim; her adımda daralıyor soluğum.
Birer birer ezip geçmek istedikçe kelimeleri,
kaygan ve yapışkan mısralarda yutuyorlar birbirlerini.
Büyüdükçe büyüyorlar arkamda bozuyorlar gölgelerimin şekillerini.
Adım adım karanlığa batıyor ayaklarım,
kara-kızıl köpükler saçılıyor parmaklarımın arasından.
Kendi etimin yanık kokusu geliyor burnuma.
Koca kazanlarda kaynayan insan yığınlarında bir yerdeyim sanki.
Kokuşmuş krallara ve kraliçelere sunulacak bir hediyeyim.
Bedenimde bir soluk alımlık güç kalmış olsada,
direnmek istiyor ruhum.
Zincirleri kim çekiyor, arabaları kim yürütüyor görüyorum artık.
Adamlar, kadınlar, çocuklar....
Koyu renkli bir manzarada siyah beyaz karelere dağılıyorlar.
Yitirilmek istenmeyen yaşamlar emirlerin sesliliğinde kayboluyor.
Sırtlarda ağır yükler, vücutlarda paslı giysiler, yüzlerde isimsiz ifadeler, derinlerde kaybolan insanlıklar...
binlerce adımlık bir merdivende gibiyim; her adımda daralıyor soluğum.
Birer birer ezip geçmek istedikçe kelimeleri,
kaygan ve yapışkan mısralarda yutuyorlar birbirlerini.
Büyüdükçe büyüyorlar arkamda bozuyorlar gölgelerimin şekillerini.
Adım adım karanlığa batıyor ayaklarım,
kara-kızıl köpükler saçılıyor parmaklarımın arasından.
Kendi etimin yanık kokusu geliyor burnuma.
Koca kazanlarda kaynayan insan yığınlarında bir yerdeyim sanki.
Kokuşmuş krallara ve kraliçelere sunulacak bir hediyeyim.
Bedenimde bir soluk alımlık güç kalmış olsada,
direnmek istiyor ruhum.
Zincirleri kim çekiyor, arabaları kim yürütüyor görüyorum artık.
Adamlar, kadınlar, çocuklar....
Koyu renkli bir manzarada siyah beyaz karelere dağılıyorlar.
Yitirilmek istenmeyen yaşamlar emirlerin sesliliğinde kayboluyor.
Sırtlarda ağır yükler, vücutlarda paslı giysiler, yüzlerde isimsiz ifadeler, derinlerde kaybolan insanlıklar...
SOLITUDE IS BLISS
The life that we lead makes us feel that we are suffocating. It can be said that we are all born in a turmoil. Hardness of life conditions and all the tough things that we live through are like cruel masters who will never release us and people make this situation a lot more difficult. They invade every part of our lives. In such a scene, it is very natural for us to feel that we have no space where our souls can breathe. This feeling goes so further that you cannot remember the last time when we do something for only ourselves. However, we need improve ourselves, have space that is our own, focus on our aims and be free from the troubles that people added to our lives. All we need is to get a life that completely belongs to us and create an isolated space and time for us. It is exteremely fitting to seek happiness in solitude because solitude is the only thing that is able to give us opportunities to make this come true. So it can be said that solitude is bliss.
Happiness is such a feeling that we all look forward to and do our best to have it. But we come across some obstacles on our way to reach it. One of the biggest obstacles is letting so many people have roles in our lives. However , we can enjoy solitude and find out what solitude can change in our lives. We can improve ourselves, focus on our aims, allow more time to our hobbies and make this world a better place. Some may find these criticisms on people harsh and unjust but when we think deeply we can find a lot of points to prove these criticisms. People step into our lives and at that moment, lies and hypocrisy begin to develop. But our lives are too short to be ruined by the primitiveness and simplicity of people, aren't they? The more people we have in our lives the more burden we have to handle. Turn life into a party to which few people are invited and you will discover the stairway to reach the bliss.
Why do people have bad effect on our lives? How can they manage that? They have a unique ability to turn life into a hell where we even cannot find time to think and relax our mind. People drive us into a corner with their questions, they speak continually and want us to reply then they jump from one topic to another and at the end we feel as if we lost your all senses. They interfere in our lives,tries to canalize us and consume each one of the opportunities to put forth our own personalities. The thing that they pay most of their attention is to make our faults public but they are far from being aware of their own faults. Hypocrisy, lying, sordidness and opportunitism are few examples of how people terrorize our lives. What about wars? They are playgrounds for ones who possess absolute power. We turn on television and see more end more death. It can be said that death and fear rule the world and we do these things to ourselves. At one side, we see people suffering from wars and at the other side, we see people gaining fortunes. The examples of people's terrorizing the other people's life can be multiplied but these are the ones that can show exactly why we must remove superabundance of people from our lives and seek happiness is bliss.
As it seen, solitude is able to provide us opportunities to avoid the negative effects that people bring to our lives. God sent us to this world but l do not think his wish was to see people turning life into a hell. So we must avoid letting people rule us and focus on ourselves, think our goals and enjoy solitude because we all will be enlighten when we realize that solitude is bliss.
Happiness is such a feeling that we all look forward to and do our best to have it. But we come across some obstacles on our way to reach it. One of the biggest obstacles is letting so many people have roles in our lives. However , we can enjoy solitude and find out what solitude can change in our lives. We can improve ourselves, focus on our aims, allow more time to our hobbies and make this world a better place. Some may find these criticisms on people harsh and unjust but when we think deeply we can find a lot of points to prove these criticisms. People step into our lives and at that moment, lies and hypocrisy begin to develop. But our lives are too short to be ruined by the primitiveness and simplicity of people, aren't they? The more people we have in our lives the more burden we have to handle. Turn life into a party to which few people are invited and you will discover the stairway to reach the bliss.
Why do people have bad effect on our lives? How can they manage that? They have a unique ability to turn life into a hell where we even cannot find time to think and relax our mind. People drive us into a corner with their questions, they speak continually and want us to reply then they jump from one topic to another and at the end we feel as if we lost your all senses. They interfere in our lives,tries to canalize us and consume each one of the opportunities to put forth our own personalities. The thing that they pay most of their attention is to make our faults public but they are far from being aware of their own faults. Hypocrisy, lying, sordidness and opportunitism are few examples of how people terrorize our lives. What about wars? They are playgrounds for ones who possess absolute power. We turn on television and see more end more death. It can be said that death and fear rule the world and we do these things to ourselves. At one side, we see people suffering from wars and at the other side, we see people gaining fortunes. The examples of people's terrorizing the other people's life can be multiplied but these are the ones that can show exactly why we must remove superabundance of people from our lives and seek happiness is bliss.
As it seen, solitude is able to provide us opportunities to avoid the negative effects that people bring to our lives. God sent us to this world but l do not think his wish was to see people turning life into a hell. So we must avoid letting people rule us and focus on ourselves, think our goals and enjoy solitude because we all will be enlighten when we realize that solitude is bliss.
ARDERON
Gece yaşamanın bir başka büyüsü var benim için; güneş ışığının o yapışkan sıcağı yerine ay ışığıyla ısıtmanın sızlayan kemiklerimi. Gündüzleri çok renkli, çok sesli ve çok sıkıcı bu şehir. Caddelerde yürürken insanların fısıltılarından hayatı öğrenmek tüyler ürpertici. Benim hayatım mı? Benim hayatım yaratıcılığımın, parmaklarımın ve sesimin var olduğu sürece var. Nefes alan ciğerlerim değil de içimdeki müzik aslında. Bir de karanlık duvarlarında saatlerin tik tak ettiği ruhumun duvarlarına yansıdığı bir evim var. Evime geldiğimde çıkarıyorum bedenimin dış yüzeyini bırakıyorum kapıda.
Küçüklüğümden beri Otendel’deyim. Çocukluğum her gün aynı günü yaşarmış gibi beyaz ve boştu. En çok nefret ettiğim şey aslında küçük olan büyük adamların saçlarımı okşayıp “Tanrım! Arderon, sen ne tatlı ne uysal bir çocuksun” demeleriydi. Oysa ne tatlıydım ne de uysal. Sadece beyaz tenli, siyah saçlı ve kızların oynanmayacak kadar solgun bulduğu bir çocuktum. Ama o tatlı! anılarım çocukluğumun parmaklarının ardına taşınalı çok oldu. Büyüdüm. Büyüdükçe kırdım duvarlarımı ve arkasındakileri görmeye başladım. Ve koptum ailemden. Onlar artık bu şehirde güneşli günlerin yaşandığı küçük ve üst üste dizilmiş hayatların yaşandığı bir yerdeler. Onlara göre sorunluydum. Sevdiğim ve yapmaya can attığım müzik şeytaniydi. Hatta müzik bile değildi, Oysa onu her dinlediğimde vücudumdaki milyonlarca hücreyi hissedebiliyordum. Sevgili ailem, siz bunu anlayamazdınız. Ellerinizle boğazıma yapışmadan beni soluksuz bırakmayı çok iyi bilirdiniz ancak. Ve zincirlerimdeki küçük yarayı bulup onlardan kurtuldum. Hala hissedebiliyorum hücrelerimi ve hissettiriyorum. Sahnedeyken binlerce çığlığın arasından bakıp hayranlarımın gözlerinde görüyorum kendimi. Ama sadece o anlarda, sadece sahnede bu kadar kalabalığım. Hayatımın geri kalan karanlığında ise bir dağın zirvesindeki kar kadar yalnızım; tek bir ayak izi bile yok üzerimde. Yalnız olmakta da çok şanslıyım. Hayatımda ne kadar soluk alan yaratık varsa o kadar çok yalan o kadar çok riya var demektir. Ah! Her sabah bunları düşünmekten yorulmayacak kadar canlıyım hala. Kalkmalı ve bir sigara yakmalıyım ve belki de biraz içki. İçki mi? Hayır, içki için biraz erken. Güneşin göz bebeklerime tecavüz ettiği şu anda insan gibi hissetmeye ihtiyacım var.
Yalnızlığımın bu şehre kum taneleri gibi dağılmasını istiyorum. Sokağa adım attığımda sadece ben, binalar ve arabalar olsun istiyorum. Göz bebeklerime o manzarayı kazıyıp gereksiz yere kalabalıklaştığım anlarda o manzaraya sığınmak istiyorum.
Aşk mı? Sanmıyorum. Ama sıkıntılarımın ucundan tutabilecek biri olursa yalnızlığımı riske atabilirim belki… Belki hayata bir başkasının gözlerinden bakmaya cesaret edebilirim o zaman. Belki anlayabilirim vücudunun tenini başka bir tenle birleştirenleri…
Bugün birkaç nota yazabilir miyim bilmiyorum. Ruhum bedenimden ayrı, kızgın bana. Çünkü bu zamanlarda yani benim saatimle dünyanın saatinin uymadığı zamanlarda ne tarafa dönsem ruhumun sivri köşelerini çarpıyorum kapılara ve kırılan parçaları batıyor ayaklarıma. Böyle zamanlarda açıyorum penceremi dalıyor, seyrediyorum insanları, o beni garipseyen insanları. O kadar renkliler ki… Hayatları dönüş bileti alınmış bir yolculuk gibi. Nasıl ve nerde başlarsa orda ve o şekilde bitiyor. Oysa hayat bu olmamalı, görmeli hayatın diğer yönlerini. Sağır gözlerle bakmalı dünyaya bazen ve kör kulaklarla dinlemeli hayatı. İşte o zaman karanlık ruhlarda açılıyor pencereler; ama küçük renkli insanları değil farklı kişilikleri görür bu pencereler. Yani mutlulukla köle olmayı değil de, yalnızlıkla ve karanlıkla efendi olmayı tercih edenleri… İşte budur düşünmem gereken. Yalnız olmalıyım ben. Fazladır coşku bana ruhum kaldırmaz, bedenim iflas eder. Bana gereken fısıltılarımla çığlık atmak, müziğimle koşturmak ruhumu ve düşüncelerimle yormak bedenimi. Geri kalanlar ise fazladan yorgunluk ve bunaltı getirir hayatıma.
Küçüklüğümden beri Otendel’deyim. Çocukluğum her gün aynı günü yaşarmış gibi beyaz ve boştu. En çok nefret ettiğim şey aslında küçük olan büyük adamların saçlarımı okşayıp “Tanrım! Arderon, sen ne tatlı ne uysal bir çocuksun” demeleriydi. Oysa ne tatlıydım ne de uysal. Sadece beyaz tenli, siyah saçlı ve kızların oynanmayacak kadar solgun bulduğu bir çocuktum. Ama o tatlı! anılarım çocukluğumun parmaklarının ardına taşınalı çok oldu. Büyüdüm. Büyüdükçe kırdım duvarlarımı ve arkasındakileri görmeye başladım. Ve koptum ailemden. Onlar artık bu şehirde güneşli günlerin yaşandığı küçük ve üst üste dizilmiş hayatların yaşandığı bir yerdeler. Onlara göre sorunluydum. Sevdiğim ve yapmaya can attığım müzik şeytaniydi. Hatta müzik bile değildi, Oysa onu her dinlediğimde vücudumdaki milyonlarca hücreyi hissedebiliyordum. Sevgili ailem, siz bunu anlayamazdınız. Ellerinizle boğazıma yapışmadan beni soluksuz bırakmayı çok iyi bilirdiniz ancak. Ve zincirlerimdeki küçük yarayı bulup onlardan kurtuldum. Hala hissedebiliyorum hücrelerimi ve hissettiriyorum. Sahnedeyken binlerce çığlığın arasından bakıp hayranlarımın gözlerinde görüyorum kendimi. Ama sadece o anlarda, sadece sahnede bu kadar kalabalığım. Hayatımın geri kalan karanlığında ise bir dağın zirvesindeki kar kadar yalnızım; tek bir ayak izi bile yok üzerimde. Yalnız olmakta da çok şanslıyım. Hayatımda ne kadar soluk alan yaratık varsa o kadar çok yalan o kadar çok riya var demektir. Ah! Her sabah bunları düşünmekten yorulmayacak kadar canlıyım hala. Kalkmalı ve bir sigara yakmalıyım ve belki de biraz içki. İçki mi? Hayır, içki için biraz erken. Güneşin göz bebeklerime tecavüz ettiği şu anda insan gibi hissetmeye ihtiyacım var.
Yalnızlığımın bu şehre kum taneleri gibi dağılmasını istiyorum. Sokağa adım attığımda sadece ben, binalar ve arabalar olsun istiyorum. Göz bebeklerime o manzarayı kazıyıp gereksiz yere kalabalıklaştığım anlarda o manzaraya sığınmak istiyorum.
Aşk mı? Sanmıyorum. Ama sıkıntılarımın ucundan tutabilecek biri olursa yalnızlığımı riske atabilirim belki… Belki hayata bir başkasının gözlerinden bakmaya cesaret edebilirim o zaman. Belki anlayabilirim vücudunun tenini başka bir tenle birleştirenleri…
Bugün birkaç nota yazabilir miyim bilmiyorum. Ruhum bedenimden ayrı, kızgın bana. Çünkü bu zamanlarda yani benim saatimle dünyanın saatinin uymadığı zamanlarda ne tarafa dönsem ruhumun sivri köşelerini çarpıyorum kapılara ve kırılan parçaları batıyor ayaklarıma. Böyle zamanlarda açıyorum penceremi dalıyor, seyrediyorum insanları, o beni garipseyen insanları. O kadar renkliler ki… Hayatları dönüş bileti alınmış bir yolculuk gibi. Nasıl ve nerde başlarsa orda ve o şekilde bitiyor. Oysa hayat bu olmamalı, görmeli hayatın diğer yönlerini. Sağır gözlerle bakmalı dünyaya bazen ve kör kulaklarla dinlemeli hayatı. İşte o zaman karanlık ruhlarda açılıyor pencereler; ama küçük renkli insanları değil farklı kişilikleri görür bu pencereler. Yani mutlulukla köle olmayı değil de, yalnızlıkla ve karanlıkla efendi olmayı tercih edenleri… İşte budur düşünmem gereken. Yalnız olmalıyım ben. Fazladır coşku bana ruhum kaldırmaz, bedenim iflas eder. Bana gereken fısıltılarımla çığlık atmak, müziğimle koşturmak ruhumu ve düşüncelerimle yormak bedenimi. Geri kalanlar ise fazladan yorgunluk ve bunaltı getirir hayatıma.
Işıklar patlayıp yanarken etrafımızda, karanlık gözlerimizle bakmak istemedik
kör dünyaya.
Çünkü hep utandık kokuşmuşlukları yanar döner ışıklarıyla saklayan bu
hayattan.
Yapay soluğuyla doldurmak istemedik ciğerlerimizi.
Ve boğuldukça asıldık iplere, asıldıkça çıktık düzlüğe.
Gördük ki yakamozlar ve fosforlar tuzakmış; altlarında çırpındıkça battığımız
battıkça yandığımız bataklıklar gizliymiş.
Ateşten yudumlarımızı akıttık içimize.
İçimizdeki nefret daha da irinlendi.
Her birimiz çekildik gece karası, şafak kızılı odalarımıza.
Fısıltılarımızla çığlık attık, ürperdi sahte insanlar.
Konuştuk günlerce, vurdu zamansız saatin kadranı.
Anladık ki biz daha mutluyuz köhne odalarımızda ve biz daha mutluyuz
gürültümüzle.
Sonra birbir gezdik mezarlıkları; seçtik en kadim dostlarımızı.
Yağmura teslim olduk.
Korktuk güneşten.
Ay ışığıyla ısındık.
Sevdik birbirimizi, seviştik gölgelerimizle.
Alevi yudumladık, bastırdık susuzluğumuzu.
Açlık kemirdi bizi, uyku oturdu göz kapaklarımıza.
Can çekildi vücutlarımızdan.
Son kalan gücümüzle tutunduk yaşamımıza.
Çektik soluğumuzu, kanattı içimizi.
Ama döktük dökebildiğimiz kadar kan
Ve kazandık mücadelemizin en son savaşını...
kör dünyaya.
Çünkü hep utandık kokuşmuşlukları yanar döner ışıklarıyla saklayan bu
hayattan.
Yapay soluğuyla doldurmak istemedik ciğerlerimizi.
Ve boğuldukça asıldık iplere, asıldıkça çıktık düzlüğe.
Gördük ki yakamozlar ve fosforlar tuzakmış; altlarında çırpındıkça battığımız
battıkça yandığımız bataklıklar gizliymiş.
Ateşten yudumlarımızı akıttık içimize.
İçimizdeki nefret daha da irinlendi.
Her birimiz çekildik gece karası, şafak kızılı odalarımıza.
Fısıltılarımızla çığlık attık, ürperdi sahte insanlar.
Konuştuk günlerce, vurdu zamansız saatin kadranı.
Anladık ki biz daha mutluyuz köhne odalarımızda ve biz daha mutluyuz
gürültümüzle.
Sonra birbir gezdik mezarlıkları; seçtik en kadim dostlarımızı.
Yağmura teslim olduk.
Korktuk güneşten.
Ay ışığıyla ısındık.
Sevdik birbirimizi, seviştik gölgelerimizle.
Alevi yudumladık, bastırdık susuzluğumuzu.
Açlık kemirdi bizi, uyku oturdu göz kapaklarımıza.
Can çekildi vücutlarımızdan.
Son kalan gücümüzle tutunduk yaşamımıza.
Çektik soluğumuzu, kanattı içimizi.
Ama döktük dökebildiğimiz kadar kan
Ve kazandık mücadelemizin en son savaşını...
METALCİ OLMAK!?
Günümüzde birçok kavram içiçe geçmiş durumda. Galiba insanların da temel sorunu da bu ; yani kendilerini adlandırdıkları olguları bilmemeleri. Örneğin ; ben solcuyum diyen bir insanın aslında solculuğun ne olduğunu bilmemesi ve kulaktan dolma bilgilerle bu iddiasını devam ettirmemeye çalışması. Ve girdiği bir tartışmada ya da sohbette konuştuklarının belirli ezber kalıplardan öteye geçememesi. Bu durum gencinden yaşlısına toplumun her kesiminde görülebilir. Hatta bu durumun örnekleri çoğaltılabilir. Bu durum insanların bir olguyu benimseyip, onu kendine alt kimlik olarak kabul etmelerinde de görülebilir. İki kelimeye indirgeyerek konumuzun “metalci olmak” olduğunu söyleyebiliriz. Temelleri İngiliz işçi sınıfına kadar dayanan bu müzik genelde kalıpları aşmak isteyen ve hayatın belli olgulardan ibaret olmadığını anlayabilmiş insanların tercihidir aslında. Lakin son zamanlarda durum pekte öyle görünmüyor. Aslında özgür ve içinden gelindiği gibi yaşanılmasını gerektiren metal tam aksine insanları tek tip yapmaya ve belli kalıplara sokmaya başlamıştır. Aslında bunu yapan metal değil insanların kendileridir. Bi grup sıkı! ve gerçek! metalcidir. Bu insanlar kafalarında metalci olmaya dair belli kalıplar oluşturmuşlardır ve bu kalıpları uymayanları metalci olmaktan aforoz etmeye çalışırlar. Onlara göre bilinen belli başlı baz şeylerinden dışında ( deri, siyah, çivili bileklik, kemer, baskılı tshirt...) metalci olmak için gereken başlıca şeyler vardır. Bu müziği gerçekten sevmeniz,ilgili olmanız ve hayatı onunla daha çekilir hale getirmeye çalışmanız yetmez. Öncelikle çok satanik olmanız gerekmektedir. Her yerde satanik olmaya yakışacak şekilde davranmalısınız. Kaşları hiç kaldırmamalı, her an bela çıkarabilecek potansiyele sahip olmanız gerekir. Satanik olmak sizi hem aykırı hem farklı hem de oldukça sağlam metalci kılar. Bazı gerçek! metalci arkadaşlarımıza göre ise metalin temel taşı anarşizmdir. Bir dünya görüşü bile oluşturamamış insanları isyan, anarşi, kaos diye sempatizanlık yaparken görebilisiniz. İnsanların anarşizme ilgi duyması ve onu bir düzen olarak görmesi sorun değildir elbette ama bu insanlar araştırmamış, okumamış ve arşizmi öğrenmeye zaman ayırmamış; onun sadece vur, kır, parçala felsefesiyle ortaya koyulabileceğini düşünenler olmamalıdır. Bir görüşe sempati duyuluyorsa eğer ilk yapılması gereken onu bütün hatlarıyla incelemek ve hakkında söylenilenleri bir yana atıp gerçekte nasıl bir düzen olduğu öğrenmeye çalışılmaktır elbette. Anarşizm milletine, ülkene bayrağına küfreden bilinçsiz zombilerin anlatabileceği bir şey değildir. Metalci olmanın diğer bir kuralı da aykırı olmak uğruna hiçbir değer yargısına sahip olmayıp her an, her yerde pantolununuzu ve iç çamaşırlarınızı çıkarmaya hazır olmanızdır. Karşınızdaki insanın kim olduğu fark etmez, onunla sevişip rahatsızlık duymayacak potansiyele sahip olmanız gerekir. Erkekseniz yatağınıza attığınız kız sayısıyla kadınsanız yatağına girdiğiniz erkek sayısıyla övünebilirsiniz; çünkü siz herkesle seks yapabilirsiniz. O kişiyle ilk tanışma gününüz olabilir ya da internetten tanışıp ilk kez görüşmüşte olabilirsizniz; hiç fark etmez. Eğer araya mesafeler giriyorsa üzülmeyin işinizi bilgisayar kemeraları ve mikrofonlar sayesinde de halledebilirsiniz. Önceden de söylenildiği gibi herkesle seks yapabilirsiniz çünkü siz aykırısınız çünkü siz farklısınız ve bu da sizi gerçek bir metalci yapar. Aslında durum metalci olup olmamak değilde bir takım şeylere sahip olmayıp, bu duruma metalcilik maskesi giydirmeye çalışmaktır. Bir başka deyişle bu duruma uçkuru bağlı tutamamak da denilebilir. Ama bu metalci olmak için gereklidir. Çünkü mesele aykırı olmaktan geçer. Peki gerçekten aykırı olmak nedir? Evet bir bakıma herkesin yaptığını yapmamak herkesin giydiğini giymemek olarak nitelendirilebilir. Ama aykırı olmaya bu kadar sığ bir anlam yüklenmemelidir. Aykırı olmak herkesin göremediğini görmektir ve bu çürümüş düzene uyum sağlamamaktır; en azından uyum sağlamamak için elinden geleni yapmaktır. Ama satanik olmak ( bir insan gerçekten satanizme inanıyorsa o bu saptamanın dışına çıkarılmalıdır elbette), anarşik olmak ya da herkesle seks yapmak sizi aykırı ya da metalci yapmaz. Bu şekilde ancak karakteri oturmamış, hayata dair bir amacı olmayan, bir kere bile kendi emeğiyle ortaya bir şeyler çıkaramamış palyaçolara dönüşülebilirsiniz. O yüzden kendinizi bir kalıba sokmadan bu müziğin keyfine varın ve hiçkimsenin sizi görüşlerinize, giydiklerinizle ya da yaptıkalırınızla değerlendirmesine izin vermeyin. İnsanlar sadece etten kemikten değil, düşüncelerden ve yargılardan da oluşurlar. Hayatınız yaşayın ve kendinizi diğer insanlardan ve gerçek! metalcilerden gerçek anlamda farklı kılın.
Kaydol:
Yorumlar (Atom)