1 Ocak 2011 Cumartesi

ARDERON

Gece yaşamanın bir başka büyüsü var benim için; güneş ışığının o yapışkan sıcağı yerine ay ışığıyla ısıtmanın sızlayan kemiklerimi. Gündüzleri çok renkli, çok sesli ve çok sıkıcı bu şehir. Caddelerde yürürken insanların fısıltılarından hayatı öğrenmek tüyler ürpertici. Benim hayatım mı? Benim hayatım yaratıcılığımın, parmaklarımın ve sesimin var olduğu sürece var. Nefes alan ciğerlerim değil de içimdeki müzik aslında. Bir de karanlık duvarlarında saatlerin tik tak ettiği ruhumun duvarlarına yansıdığı bir evim var. Evime geldiğimde çıkarıyorum bedenimin dış yüzeyini bırakıyorum kapıda.
Küçüklüğümden beri Otendel’deyim. Çocukluğum her gün aynı günü yaşarmış gibi beyaz ve boştu. En çok nefret ettiğim şey aslında küçük olan büyük adamların saçlarımı okşayıp “Tanrım! Arderon, sen ne tatlı ne uysal bir çocuksun” demeleriydi. Oysa ne tatlıydım ne de uysal. Sadece beyaz tenli, siyah saçlı ve kızların oynanmayacak kadar solgun bulduğu bir çocuktum. Ama o tatlı! anılarım çocukluğumun parmaklarının ardına taşınalı çok oldu. Büyüdüm. Büyüdükçe kırdım duvarlarımı ve arkasındakileri görmeye başladım. Ve koptum ailemden. Onlar artık bu şehirde güneşli günlerin yaşandığı küçük ve üst üste dizilmiş hayatların yaşandığı bir yerdeler. Onlara göre sorunluydum. Sevdiğim ve yapmaya can attığım müzik şeytaniydi. Hatta müzik bile değildi, Oysa onu her dinlediğimde vücudumdaki milyonlarca hücreyi hissedebiliyordum. Sevgili ailem, siz bunu anlayamazdınız. Ellerinizle boğazıma yapışmadan beni soluksuz bırakmayı çok iyi bilirdiniz ancak. Ve zincirlerimdeki küçük yarayı bulup onlardan kurtuldum. Hala hissedebiliyorum hücrelerimi ve hissettiriyorum. Sahnedeyken binlerce çığlığın arasından bakıp hayranlarımın gözlerinde görüyorum kendimi. Ama sadece o anlarda, sadece sahnede bu kadar kalabalığım. Hayatımın geri kalan karanlığında ise bir dağın zirvesindeki kar kadar yalnızım; tek bir ayak izi bile yok üzerimde. Yalnız olmakta da çok şanslıyım. Hayatımda ne kadar soluk alan yaratık varsa o kadar çok yalan o kadar çok riya var demektir. Ah! Her sabah bunları düşünmekten yorulmayacak kadar canlıyım hala. Kalkmalı ve bir sigara yakmalıyım ve belki de biraz içki. İçki mi? Hayır, içki için biraz erken. Güneşin göz bebeklerime tecavüz ettiği şu anda insan gibi hissetmeye ihtiyacım var.
Yalnızlığımın bu şehre kum taneleri gibi dağılmasını istiyorum. Sokağa adım attığımda sadece ben, binalar ve arabalar olsun istiyorum. Göz bebeklerime o manzarayı kazıyıp gereksiz yere kalabalıklaştığım anlarda o manzaraya sığınmak istiyorum.
Aşk mı? Sanmıyorum. Ama sıkıntılarımın ucundan tutabilecek biri olursa yalnızlığımı riske atabilirim belki… Belki hayata bir başkasının gözlerinden bakmaya cesaret edebilirim o zaman. Belki anlayabilirim vücudunun tenini başka bir tenle birleştirenleri…
Bugün birkaç nota yazabilir miyim bilmiyorum. Ruhum bedenimden ayrı, kızgın bana. Çünkü bu zamanlarda yani benim saatimle dünyanın saatinin uymadığı zamanlarda ne tarafa dönsem ruhumun sivri köşelerini çarpıyorum kapılara ve kırılan parçaları batıyor ayaklarıma. Böyle zamanlarda açıyorum penceremi dalıyor, seyrediyorum insanları, o beni garipseyen insanları. O kadar renkliler ki… Hayatları dönüş bileti alınmış bir yolculuk gibi. Nasıl ve nerde başlarsa orda ve o şekilde bitiyor. Oysa hayat bu olmamalı, görmeli hayatın diğer yönlerini. Sağır gözlerle bakmalı dünyaya bazen ve kör kulaklarla dinlemeli hayatı. İşte o zaman karanlık ruhlarda açılıyor pencereler; ama küçük renkli insanları değil farklı kişilikleri görür bu pencereler. Yani mutlulukla köle olmayı değil de, yalnızlıkla ve karanlıkla efendi olmayı tercih edenleri… İşte budur düşünmem gereken. Yalnız olmalıyım ben. Fazladır coşku bana ruhum kaldırmaz, bedenim iflas eder. Bana gereken fısıltılarımla çığlık atmak, müziğimle koşturmak ruhumu ve düşüncelerimle yormak bedenimi. Geri kalanlar ise fazladan yorgunluk ve bunaltı getirir hayatıma.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder