25 Mayıs 2012 Cuma

Scattered

Roared a cadaverous wind, deathlike but nor dead. Soul of mine turned into a silver mirror, floated in the air and breathed upon my eyes. I now completely blind to see the scattered pieces of my battling side. My dear, for what? For you are the undying or the tar-black grudge is the undying one? A morbid will fals into the redolent realms of your innocence, a murderous intent disperses, rotten to the core, prepared to burn and make you feast upon. And stunned by his doors that slapped you in the face. Deemed to lay on razor bed. Then will you realize that you have wings to share the burden of your desperate end?

4 Mart 2012 Pazar

Ölümsüz

Bu toprakların neresinde dolaşırsanız dolaşın duyarsınız ismimi. Çocukluğumun yeşilliğinden, ferahlığından getirildim buraya. Çimenin hissi, toprağın kokusu, ırmağın akışının ferahlığı yoktu artık benim için. Bir köşesinden diğer köşesine sürüklendim Samirna'nın, bu kan kokan krallığın. Toprağa düşen her damla terimin bir hikayesi vardır. Büyüdükçe kutsandım. Nam saldık ben ve kardeşlerim İnes, Mirin ve Agutar. Huzur buldu Samirna kılıçlarımızın her sallanışında ve düşman karanlığına çekildi kanı damla damla aktıkça kılıçlarımıza. Düşmanı kendi karanlığında çürütmek için verdiğimiz son savaşta, bir lanet işledi Enrah göğsümün ortasına. Yiğit kardeşlerim birer birer düştü ecellerinden ölümün kucağına, ben hala yaşıyordum. Etleri sıyrıldı kemiklerinden, karıştı toprağa; ben hala yaşıyordum. Kemikleri kül oldu, savruldu rüzgarda; be hala yaşıyordum. Gezdim diyarlarda, mevsimler değişti. Üşüdüm karda, ısındım baharda, bunaldım yazda; hala yaşıyorum. Kaç insan ömrü yaşadım bilmiyorum. Büyük Kelken diyorlar bana. Huzuru getiren kahramanlardan son kalanım. Ölümsüz kahramanıyım Samirna'nın. Oysa içten içe yanan, yanıpta kül olmayı bile beceremeyen; sevdiklerinin birer birer ölüme teslim olmalarını izlemeye mahkum edilmiş bir yabancıyım.

Topraklar huzura kavuşalı çok oldu. Nicedir kanlar yıkandı ve insanlar korkularını sildi gönülellerinden. Ama batıdan yükselen fısıltılar yankılanıyor kulaklarımda. Hiç ölmeyen bir şeyler var orda. Zalim, kötücül, hastalıklı ve ete kemiğe bürünmeye hazır, bekliyorlar; tekrar boyamak için dünyayı koyu kırmızıya. Ben lanetli, kaç dost verdim toprağa.O yüzdendir ki caydım bir süre önce dost edinmekten. Sürgün hayatını seçtim. Ama o derenin kenarında, uykumun arasında bana görünen siyah saçlı, tekrar görünki bana sıcaklığından güç olayım bu ölüme gebe zamanlarda.

Bana Sorma!

Ne kadar bağırırsan bağır, dünyanın arsız yüzüne ne kadar kustuğundur seni temiz tutan.

Asitin dolaşırken damarlarında, göz bebeklerini üşütecek kadar büyük bir hayretle bakma dünyaya!

Sen de biliyorsunki yaratıklar daha da çirkinleşebilirmiş aslında!

Ne istiyorsun? Ne bekliyorsun? Yoksa özlüyor musun o hiç tanışmadığın kişiyi?

Eğer ipek kadar incelirse o beyaz cam, o adamın kirpiklerini birbirine değdirdiğindeki esinti okşarsa yüzünü ve gerçekten yüzünde dolaşırsa bakışları tut kolundan çek onu kendi dünyana!

Bana sorma ama! Ben daha tek bir bakış bile saklayamadım kendime o beyaz camdan.

Çünkü ben “Neden Olmasın” derken, insanlar hep “Neden?” diye sorarlar bana.

Öyleki bazen havadan bir parça yakalayabilirsem incelemek için doldurucam acil durumlar kavanozuma.

Eğer bu insanlar oksijen çekiyorlarsa vücutlarına, benim soluduğum çok daha garip bişeydir diye vardım sonuca.

Hani neredeyse “Biyolojik Tehlike!” uyarısı asacaklar evimin kapısına.

Her defasında hayallerimi bir karaktere yükleyip yeni bir dünya katıyorum koleksiyonuma.

Günah o kadar güzel kokuyorki burnuma; beni ona, onu kendime sarasım geliyor her daraldığımda.

Kalabalık varsa yanlızlığın, özgürlük varsa kanatların, dinginlik varsa fırtınanın bir anlamı olabilir bu hayatta.

Örnekleri daha da çoğaltabilirim aslında.

Çoğaltım sistemimin dişlilerine lanet bir gülücük takıldı da kusuruma bakma!

12 Ocak 2011 Çarşamba

O'NU BULMAK- Bölüm 1

Gözlerini açmaya çalışarak, açmaktan korkarak koşuyordu kız. Kolları bedenine sarılı, elbisesi su içinde... Gözyaşları sicim gibi akıyor, kamçılıyordu yanaklarını. Sanki toprak kayıyordu ayaklarının altından. Sanki yer ağzından köpükler saçılan bir canavar gibi yutmaya çalışıyordu onu. Bilmiyordu neden korkuyordu. Arkasından geleni göremiyordu. Ama o her ne ise aldığı nefesin sıklığından bile haberi vardı. Kızın çarpan kalbinde yaşıyordu sanki. Ayaklarına battı dikenler. O kadar yorgunduki bedenindeki acı onu koşmaya zorlamasa taş bir kütle gibi yere yığılacaktı. Kendini zincirlerle duvara asılmış gibi hissediyordu; bastığı yerin ne olduğunu anlayamıyordu. Görmekten bıkmıştı sanki gözleri; önünü göremiyor, şekilleri seçemiyordu. Kirpikleri birbirine yapışmıştı. Ciğerlerine yapışkan bir zehir dolmuştu adeta, soluduğu hava değildi. Daha hızlı koşmak istedi, çabaladı da. Derken bir gölgeye çarptı. Korkusu arttı daha da fazla. Vücudunda soğuk eller hissetti. Ne olduğunu bile düşünemeden kendinden geçti....... Saatler mi geçti yoksa günler mi bilemiyordu. Sıcak bir rüzgar yüzünü yalayarak esti. Korkusunun geçmiş olmasını ve ruhunun dinginliğini anlayamıyordu çünkü hayal meyal hatırladıkları kapkara bir kabustan ibaretti. Açtı gözlerini ve o anda okyanus kadar derin bir çift gözle karşılaştı. Ve konuştu gözlerin sahibi, sesi en güzel melodilerden bile daha güzel geldi kıza. Duyduğu ses daha da rahatlattı onu, her ne söylüyorsa hiç bitmesin istedi. Yavaş yavaş netleşti kelimeler, cümleler. 'Neden bu kadar üzgünsün?' diye sordu kıza. 'Çok fazla korkmuşsun ama kaygıların yersiz. Uçurumları ve diplerindeki karanlığı unut' dedi. Ufacık bir gülümseme kaçtı kızın yorgun dudaklarından ve yaralı ruhunun yardımıyla vücudunu kaldırdı yerden. Onun güçlü elleri dokundu kızın zayıf ellerine ve gülümsedi kız. 'Artık korkmuyorum' dedi....

9 Ocak 2011 Pazar

TRAVMA YA DA GERÇEKLİK

Karanlık duvarlarda çalan saatler
Tik tak ruhumu kurcalar
Bir kapı açılır; süzülür içeriye rüzgar
Fısıldar arzularımı bana, kendi arzularının ayazında
Aralık kapıdan içeri bakınır bir gölge
Düşünür ne çalsam bu ruhtan diye
Gölgenin omzundan görür beni ay ışığı
Bakışlarını çevirir bana, bakar yüzüme
Işığıyla yakabilecek bir kıvılcım arar
Ta uzaklardan seslenir bana gece
İster beni boğmak derinliğinde
Benimle yaşarsın sen benimle varsın der bana
Sonra güneş doğar parmaklıklarımın ardında
Süzülür içimden dalga dalga
Ruhumu yansıtır duvarlara, gösterir bana resimlerimi
Kırık dökük boyalarımın kirli silik resimlerini…

4 Ocak 2011 Salı

YORUMSUZ

Saçmasapan küçücük çantalar takıpta kitaplarını elinde taşıyarak okula gelenlerden nefret ediyorum!
Soğuk havalarda şort giyip üşüdüklerini belli etmemek için konuşma eylemini en aza indirenlerden nefret ediyorum!
Ugg botlardan, onları tasarlayanlardan, piyasaya sürenlerden ve giyenlerden nefret ediyorum!
Saçlarını platin sarısına boyayan kızlardan nefret ediyorum!
Derslerde hocanın ağzında her çıkanı not edenlerden nefret ediyorum!( bir keresinde hocanın “Lets move on quickly” dediğini ve önümdeki kızın onu dahi yazdığını görmüşlüğüm var).
Edebiyat bölümünde okuyupta kitap okumaktan nefret ederim diyenlerden nefret ediyorum!
Kızların 'Call of Duty' ya da 'Metal Gear' gibi oyunlar oynadığını duyup, yüzlerinde garip bir ifade oluşan erkeklerden nefret ediyorum( Go fuck yourselves)!
Çok istediğim bir kitabı bulamamaktan nefret ediyorum!
Kitapları çok pahalıya satan kitapçılardan nefret ediyorum!
Ankara'daki metal barlardan nefret ediyorum!
Profösyonel fotoğraf makinelerine sahip olupta çiçek, böcek fotoğraflayanlardan nefret ediyorum!
Facebookta statu kısmına yazdığım her şeyi beğenenlerden nefret ediyorum!
Her yıl ısrar beni haloween denen saçmalığa davet edenlerden nefret ediyorum!
Gotiklerden nefret ediyorum!
Son yıllarda birbiri ardına birçok gebeş ve gereksiz film üreten ve gösterime sokanlardan nefret ediyorum!
Eee doğum gününde ne yapmaya karar verdin gibi sınıflandırmakta zorluk çektiğim bir soruyu soranlardan nefret ediyorum!
Otobüse bindiğimde ısrarla benden sivil parası alan ve beni her defasında öğrenci olduğumu birkaç kez tekrarlamak zorunda bırakan muavinlerden nefret ediyorum!
Ben baya Shakespeare okudum, Shakespeare abartılıyor bence diyenlerden nefret ediyorum!
Notlarını sorduğumda insanların ne yapacaksın şeklinde bir soruyla cevap vermelerinden nefret ediyorum( Lan beyinsiz senin notunu ne yapabilirim? Sınıfın genel durumunu öğrenmek için soruyorum!)
Birinci sınıflarla fransızca dersi almaktan nefret ediyorum; hocaya baayyyyy diyenler var ya!
Her olayın suçunu dinde arayan, son derece anti-religious black metalcilerden nefret ediyorum( şimdi bunlar gerçek blackçiya kafalarına kuş sıçsa, müslümanlardan nefret ediyorum diyorlar, I hate islam naraları atıyorlar)!

1 Ocak 2011 Cumartesi

ARDERON - RÜYA

Ateş ve küllerin arasından yürümeye çalışıyordu Arderon. Gri küllerden ve kendi teninden yayılan yanık kokusu geliyordu burnuna. Susuzluğu onu içten içe kemirmeye başlamıştı ve nefes almak için gösterdiği çaba ciğerlerini kanatan hırıltılı bir soluğa dönüşüyordu. Olan bitene bir anlama veremediği gibi bu yere nasıl geldiğini dahi hatırlamıyordu. Dizlerinde kalan son inatla yürümeye bu yerden kurtulmaya çalışırken rüzgar engeller çıkarıyordu önüne. Binlerce insan hayatı kadar kötülük yığıyordu önüne ve kulağına düşmanca şeyler fısıldıyordu. İşte hayatın ve sevdiklerinin hayatı vermeyi reddettiği kararlar yüzünden burda, bu şekilde sona erecek diyordu. Küller sevdiği bedenler üzerinde küçük tepecikler oluşturarak mezarlarına gömüyordu onları. Arkadaşları büyük bir ateşe atılan küçük çalı parçaları gibi tutuşup külden mezarlarına düşüyorlardı. Tanımadığı ama bir ömür geçirmiş gibi hissettiği insanlarda vardı bu külden mezarlarda. Uzakta bir mezar daha gördü; küllerinin arasında alev gibi ama daha farklı parlayan bir şeyler vardı. Uykusuzluğun pençesinde kıvranan bir hasta nasıl sabırsızlıkla beklerse sabahı Arderon da o kadar sabırsızdı, bir an önce varmak istiyordu mezara. Yaklaştıkça alev olmadığını fark etti gördüğü şeyin. Alevden daha serin daha yumuşak bir şeydi gördüğü. Yanına yaklaştı ve uzatıverdi elini mezara. Elleri dokunduğu anda dokunduğu şeyin bir tutam saç olduğunu fark ederek irkildi. Küllleri sıyırdı saçlardan ve korkuyla bakan ela bir gözden başka bir şeyi kalmayan bir yüz çıktı ortaya. Geri çekildi Arderon ve koşarak uzaklaştı ordan. Koşmaya başladı, koştukça azaldı gücü ve arttı susuzluğu. Koşmak, kurtulmak için duyduğu şiddetli arzu yenik düştü yorgunluğuna ve bedeni taştan bir kütle gibi düştü kızgın toprağa. Alevler onu sardıkça sardı ve gri küller kapattı üstünü. Son nefesine yaklaştı ... “Bu da neydi böyle?” dedi Arderon odasının tavanını tanımaya çalışırken. Kabuslarının içeriği bile değişti Arderon dedi kendi kendine. Sanki belli şeyler değişiyordu içinde ve o buna engel olamıyordu. Anlayamadığı istekler duyuyordu ve onları gerçekleştirmek için yanıp tutuşması huzursuzluk yaratıyordu ruhunda. Yataktan kalktı ve yanı başındaki sehpanın üstünde durun ışığı yaktı. Loş ışıktı sigarasını buldu ve yaktı. Adeta umursamazlığı çekiyordu içine. Birçok şey düşündü; gördüğü rüyayı, alevleri, kül tepeciklerini ,rüzgarı ve kızıl saçları...